14 Mart 2017 Salı

Memleket mi, Yıldızlar mı, Melbourne mü daha uzak?

Döndüğümden beri yazacak pek bir şey bulamıyordum çünkü yazacağım her hikayenin muhatapları da Türkçe biliyor ve okuyabilir blog’u. Ben elalemin arkasından giydiremedikten sonra ne anladım blog yazmaktan, nitekim yazamadım. 

Önemli bir mevzu var, ondan bahsetmek, biraz da sizden fikir almak istiyorum. Bana dediler ki Avustralya’dayken: “uzmanlığını al, sonra istersen gel burada doktora yap.” Spor hekimi olarak çalışmaya değil, doktora yapmaya çağırdılar yani. Üniversite burs verecek, 4 yıl da orada doktora öğrenciliği yapabileceğim istersem. Ne güzel aslında, çiçek gibi. Ufak bir sorun var, İSTEMİYORUM.

Allah aşkına “kaç kendini kurtar” kolaycılığında yorum yapmayın, bakın şurada içimi açıyorum size. Ben Avustralya’da yalan olmasın çok mutluydum. Güvende hissettim kendimi 4 ay boyunca, başıma bir şey geleceğinden hiç şüphelenmedim, gittiğim her yerde saygı gördüm, düzgün davrandı herkes, ben de daha iyi huylu bir insan haline geldim. Bir şeyler eksikti yine de, ne olduğunu dönünce anladım.

Ben sandım ki ailemi ve en yakın arkadaşlarımı özlüyorum çok. İşin aslı o değilmiş. Aile ve çok yakın arkadaşlarla Mars’a da gitseniz (keşke gitsek lan!) zaten düzenli haberleşiyorsunuz, saat farkı bile sorun olmuyor, görüntülü konuşuyorsun, mailleşiyorsun, zaten başımızın tacı WhatsApp var. Onlar her zaman yanında gibi oluyor. Benim asıl eksikliğini hissettiğim, asıl insanın hayatını zenginleştiren şey başkaymış. Şu birkaç ayda bir görüştüğümüz, çok samimi olmadığımız ama uzaktan çok sevdiğimiz, görüşünce konuşunca yeniden hayran kaldığımız harika arkadaşlarımız var ya, (bende onlardan rahat yirmi tane var), biraz da bu insanlarmış benim hayatımı dolduran, zenginleştiren, güzelleştiren. Geldiğimden beri hayretle izliyorum etrafımı, yemin ederim Ankara’nın en harika insanlarıyla arkadaş olmuşum, bayılıyorum hepsine. Bu zenginliği ben yabancısı olduğum memlekette kuramam, çünkü burada da 15 yılda kurdum. 

İngilizcem baya baya iyi, herhangi bir meselede derdimi çok güzel anlatabiliyorum ama yine de edebiyat parçalamak ayrı, onu parçalayamıyorum. Renkli benzetmelerle dolu uzun sohbetleri seviyorum, kederli konuşmaları, başkalarının öykülerinin otopsisini yapmayı seviyorum. Bakın fark ettiniz mi dedikodu demek yerine başkalarının öyküsünün otopsisi dedim. İyiyim bence bu işte. Hatta dürüst olmak gerekirse bazen bir şeyi anlatırken “yarabbi ne güzel anlatıyorum” diye düşünüyorum. İşte elin memleketinde bunu yapamıyorum. Sadece yabancı dil engelinden dolayı değil, kültür farklılığından da dolayı. Keder bilmiyorlar, arabesk anlamıyorlar, siyaset konuşmayı seviyorlar mesela ama içleri yanarak değil, sanki orta dünyayla ilgili bir şeyler konuşuyormuşuz gibi ya da maç yorumu yapıyormuşuz gibi konuşuyorlar. Bunlar beni hiç tatmin etmiyor. Ben orada 4 yılda kendi başıma evde Ahmet Kaya dinleye dinleye deliririm. Orada çok fazla milletten insan var, bu bir anlamda büyük bir zenginlik katıyor ama bence iletişimi de baya sığlaştırıyor. Düşünün beş milletten insan bir konuda konuşurken sınırlar beş milletin kültürünün kesişim kümesinin içinde kalmak durumunda. Dolayısıyla derinleşemeyen, aslında bilgi alışverişinden pek öteye gidemeyen sohbetler oluyor. Benim gözlemim, tecrübem bu yönde oldu.


Bir de anladım ki ben köylü ruhlu bir insanım, “buralı” olmak duygusu çok kıymetli benim için, “toprağım” diye bir şey var kafamda.  Buralı olmak duygusunu baya derinden hissettim bugün, alakasız bir vesileyle. Bugün tıp bayramı diye mezun olduğum okuluma gittim, Modern Sabahlar ekibi söyleşiye geldi, onları dinledim. Yıllar önce de bizim okula gelmişlerdi çünkü biz Çocuk Destek Grubu olarak bir etkinlik yapmıştık (ölümcül hastaya yaklaşım ve kan – organ bağışı ile ilgili eğitim yapmıştık tıp öğrencilerine, hala gurur duyarız bu yaptığımız etkinliği düşündükçe), onun bitiminde de Ege-Fahir-Oktay ile söyleşi düzenlemiştik. Ben o zaman öğrenciydim, mezun oldum, mecburi hizmete gittim, TUS’u kazanıp patoloji asistanlığına başladım, istifa edip yeniden TUS’a girdim, spor hekimliğine başladım, şimdi birkaç aya uzman olacağım. Bu süre içinde bu adamların çoluğu çocuğu oldu, dükkan açtılar, dükkan yer değiştirdi, Radyo ODTÜ’den ayrıldılar, program bitecek diye ödümüz koptu, sonra başka kanalda yine başladılar, Türkçe pop çalan kanala geçtikleri için “muhtemel aşk” ve benzeri garip şarkılar dinler olduk. Sonra bugün, yıllar sonra aynı salonda aynı adamlar aynı sandalyelere oturup konuştular. Onlar baya komik şeyler anlattı aslında ama ben şunu duydum: “senin hikayesini bildiğin yer burası. Ne bok yiyeceksin Melbourne’de?”  Diyeceğim o ki, “buralı” olmak demek, lisede dershaneye giderken dinlediğin radyo programcılarını 10 yıl sonra yine morfoloji binasında dinleyebilmek demek. Bu duygunun güzelliğini ben başka şeylere pek değişemiyorum. (bana podcast demeyin tadımız kaçmasın, adamların sesine hasret kalırım demiyorum, benim kişisel tarihim bu memleketin radyo kanallarında, sokaklarında diyorum.)

Kesin şeyler söylemek, büyük laflar etmek istemiyorum, hala karar aşamasındayım. Ama buraya geldim geleli çok mutluyum. Madem ki burası, bu boktan haliyle beni hala başka yerlerden daha mutlu edebiliyor, ne zoruma dünyanın öbür ucuna gideceğim? 

Diyorum ki gitmeyivereyim yav, her gel diyene gidiyor muyuz? Melbourne’e de gitmeyivereyim. Ve zaten… kan benim, damar benim.  

(Avustralya'daki hocama bir şey demedim hala, o geleceğim sanıyor, rica ederim mevzu aramızda kalsın.)

Radyo programları mühim şeyler, tren garları gibi.
Ankara Garı gibi program benim için Modern Sabahlar. 

3 yorum:

  1. KENT

    "Başka diyarlara, başka denizlere giderim, dedin.
    Bundan daha iyi bir kent vardır bir yerde nasıl olsa.
    Sanki bir hükümle yazgılanmış bir çabam;
    ve yüreğim sanki bir ceset gibi gömülmüş oraya.
    Daha ne kadar çürüyüp yıkılacak böyle aklım?
    Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam burada
    gördüğüm kara yıkıntılarıdır hayatımın yalnızca
    yıllar yılı yıktığım ve heder ettiğim hayatımın."
    Yeni ülkeler bulamayacaksın, bulamayacaksın yeni denizler.
    Hep peşinde, izleyecek durmadan seni kent. Dolaşacaksın
    aynı sokaklarda. Ve aynı mahallede yaşlanacaksın
    ve burada, bu aynı evde ağaracak aklaşacak saçların.
    Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
    ne bir gemi var, ne de bir yol sana.
    Nasıl heder ettiysen hayatını bu köşecikte,
    yıktın onu, işte yok ettin onu tüm yeryüzünde.

    Constantino KAVAFİS

    Çeviri : Herkül Millas ve Özdemir İNCE

    YanıtlaSil
  2. İTHAKA (*)


    İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
    dile ki uzun sürsün yolculuğun,
    serüven dolu, bilgi dolu olsun.
    Ne Lestrigonlardan kork,
    ne Kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon'dan.
    Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
    düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
    ince bir heyecan sarmışsa eğer.
    Ne Lestrigonlara rastlarsın,
    ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a,
    onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
    kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.



    Dile ki uzun sürsün yolun.
    Nice yaz sabahları olsun,
    eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
    önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
    Durup Fenike'nin çarşılarında
    eşi benzeri olmayan mallar al,
    sedefle mercan, abanozla kehribar,
    ve her türlü başdöndürücü kokular;
    bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
    nice Mısır şehirlerine uğra,
    ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.



    Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
    Oraya varmak senin başlıca yazgın.
    ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
    Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
    sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
    yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
    İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.
    Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
    O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
    Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.



    Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
    Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
    artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini İthakaların.


    Konstantinos Kavafis
    (1863 - 1933)



    ( Yunanistan )



    (*) İthaka: İyon Denizi'nde bulunan Yunanistan'a ait bir ada.
    Homeros'un Odysseia Destanı'nda, Odisseas'un yurdu olarak anlatılır.




    Çeviri: Cevat Çapan

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Pelin,
    Orda da arkadaşlık kurarsın.4 sene şıp diye geçer zaten,olmadı biz burda dertlerimiz ve boktan durumumuzla aynen ve hatta daha rezil şekilde seni bekliyor olucaz. Saçmalama kabul et tabi 😁

    YanıtlaSil