21 Ocak 2017 Cumartesi

Otobüs güzeli 234

Ben dönüyorum artık, üç beş güne Ankara’dayım. Herkes “oh iyisin, kal oralarda gelme” çekerken, ben askerlik gibi gün sayarak Avustralya’da yaşadım. Bülbülü altın kafese koymuşlar, bülbül “kedilerim bana küsmüş müdür acaba?” demiş.

Avustralya’ya veda niteliğindeki bu blog yazımı, müsaadelerinizle halk otobüslerine adamak istiyorum. Ben eski ekolojik evimde otururken trenle gidip geliyordum her yere, şimdi deniz kenarına taşındım, buradan otobüs var şehir merkezine. Sık sık otobüse biniyorum. Canımın içi, gözümün nuru oldu 234: Garden City via Port. Burada toplu taşıma çok pahalı, 1 haftalık toplu taşıma kartına 40 küsür dolar verdim, yani 100 liradan fazla. (Ama burada her şey zaten pahalı olduğu için elimde bir bardak soğuk suyumla geziyorum hep, hazırlıklıyım, cüzdandan para çıkar çıkmaz suyumu dikiyorum kafaya, serinliyorum.  Asistan maaşını dolara çevirince, daha çevirmeye uğraşırken bitiyor zaar.)

Ben buraya gelirken yanımda beş tane kitap getirdim. Dört ay kalacağım, zaten şehri gezerim boş zamanlarımda, seyahat ederim vs, pek okumam diye düşündüm. O kitaplarım iki ayda bitti, ben de şaşırdım. Hem de ilk iki ay, daha her yere yabancıyım, meraklıyım, genç ve heyecanlı zamanlarım, şehri filan geziyorum her akşam. Sonradan fark ettim, her gün bir saatten fazla zamanım toplu taşımada geçiyor, açıyorum okuyorum sakin sessiz. Ankara’da altı yıldır her yere arabayla gidiyorum, günde iki saatten fazla zamanımı trafikte hiçbir şey yapamayarak geçiriyorum. Sadece iş günlerini sayarak bir hesap yapsam 2880 saat ediyor. 880’i benden armağan olsun, iki bin saatimi direksiyona vermişim boşu boşuna. Doğru düzgün bir toplu taşımamız olsaydı belki ben o iki bin saatte okuyup edineceğim bilgilerle şimdi size neler neler anlatıyor olacaktım, ama gelin görün ki o saatlerde kendimi geliştiremediğim için şimdi ancak Devlet Bahçeli gibi hesaplar yapıyorum. İşte size Melbourne’ün 40.yılı!



“Avrupa’da herkes metroda kitap okuyor şekerim” klişesini bir de benim ağzımdan dinlediğinize göre devam ediyorum. Yeni evim 234’ün son durağında. Son durak demek bizim için gerilim demek, son durak demek korku, taciz, tecavüz demek. Burada ise son durak demek, sıkıla sıkıla yol tepeceğine arka koltuktan öne gelip şoförle muhabbet edeyim bari demek. “Hemşerim nerelisin?” diye de soramadığımız için (vallahi adınız ırkçıya çıkar, aman diyeyim) yan blog’dan arkadaşım Gülce’nin öğrettiği şekilde “bu harika aksanın kökeni ne?”, “bu çok güzel isim nereden?” gibi dolambaçlı sorularla sohbet ede ede eve gitmek mümkün; 234’ü sevmemek mümkün değil.

Geçen gün şoför, kartı olmayan birini otobüse almadı. Adam da sinirlendi, giderken orta kapıya dışardan vurdu eliyle. Ben de otobüsün içinde orta kapının orada duruyorum. Otobüs hareket etmişti aslında, durdu bu olay olunca, şoför kalktı yerinden bize doğru geldi, “her şey yolunda mı, iyi misiniz?” diye sordu. Ya ben bu şoförden eve alır beslerim, günde üç kere öperim. İyiyim kurban olduğum, dışarıdan cama vurdu alt tarafı, levyeyi enseme indirmedi ya, ne olacak… İyi miymişim, iyiyim, hay canını sevdiğim.

Buradaki otobüslerle bizimkileri kıyaslayacaksak eğer size muazzam önemli bir farkı söylemek isterim, Melbourne otobüslerinde tek başına seyahat eden tekerlekli sandalyede insanlar görebilirsiniz sık sık. Ben bundan daha önemli bir fark düşünemiyorum. (yani bir de tecavüz edip öldürmüyorlar burada, o da çok önemli tabi. Ona değinmiştik gerçi.) Durağa gelince baktı ki tekerlekli sandalyeli biri binecek, şoför kalkıp otobüsten iniyor, rampa gibi bir şey var onu açıyor, gerekiyorsa yardım ediyor; ineceği zaman da öyle. Aynı şey yaşlılar ya da bebek puseti olan kadın ve erkekler için de geçerli. Ha bir de, böyle özel ilgiye ihtiyacı olan biri otobüse binince şoför gaza basmadan aynadan izliyor, sağlam düzgün oturana kadar yolcu, bekliyor. Ne zaman ki titrek dedem götünü koltuğa denk getirip ayakları yere sağlam basıyor, şoför sonra hareket ediyor. Acele acele gitmek de yok, çünkü ayakta insanlar var, ya düşersek, ya başımızı bir yere vurursak? Ya ben bu davranışları görünce, nasıl anlatayım size bilemiyorum ama, el ele tutuşup hep beraber şarkı filan söyleyelim istiyorum şoförle, diğer yolcularla, dönerek dans edelim. Benim hayalimde müzikal film seti gibi otobüs 234.  


ferahlığına kurban, güzelim 234'üm
Şimdi toplu taşıma böyle olacaksa belki düşünebilirim ama ikinci evi arabası olan bir insan haline geldim. Bagajda bir hafta bana yetecek giyecek ve yiyecekle, okunmuş okunmamış ağzı yüzü yamulmuş kitaplarla, kirlisi temizi karışmış kesif kokulu spor eşyalarıyla, oynamayı bilmesem de bir taşı eksik tavlamla geziyorum. Arabamı çok seviyorum, maalesef trafikte çok sorun yaşıyorum, artık akıllandım kimseyle tartışmıyorum. Ankara’da iki kere ben arabanın içindeyken camımı yumrukladılar (olayların birinde ben haklıydım, birinde karşı taraf haklıydı, ama yumruklamakta hep haksızdılar.) Camımı açmayıp, arabadan inmeyip “Siz beni çok korkutuyorsunuz, polis gelmeden sizinle konuşmam, arabadan inmem” dedim. Polisi aradım, gelmedi. Arabamı seviyorum sevmesine de, bir gün döve döve öldürecekler, o gün 234’ü daha çok özleyeceğim gibime geliyor.

Yazımı bitirirken hepinizi güzel aksanlarınızın kökeninden öperim.

(edit: arkadaşlar, boğazınıza dil atarım demek değil bu, memleketinizden öperim demek, çirkinleşmeyin.)

Görüşürüz!

Önemli not: Bu arada polis raporum sonuçlandı. 233 dolar ceza yedim ayağımın ucunu koltuğa uzattım diye! 663 lira ediyor! Anlayacağınız ocak maaşı Türkiye'ye gelemeden bitti, hediye konusunda pek bonkör olamıyorum kusura bakmayın. Bonkör olamıyorum demek, hiçbirinize hiçbir şey alamadım demek. Şubat maaşı yatsın, bira ısmarlarım size, zaten ne yapacaksınız anahtarlığı bilmem neyi… haa eğer blog okurları olarak güldük eğlendik, çorbada tuzumuz olsun derseniz, yazıyı okuyan herkes 1 lira yollasa cezayı da öderiz, artan parayla 2 tane 100'lük Efe de alırız. Bu kapıyı açık bırakıyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder