31 Ekim 2016 Pazartesi

Melbourne'lüye her gün bayram

Geçen sabah uyandım, haberlere bakarken ihraç edilen akademisyenler listesini görüp indirdim. CTRL+F, “Melda Pelin Yargıç”. Sonuç bulunamadı. İki isimli insanın adı her listede yanlış yazılır, sadece “Yargıç” diye de bakalım, garanti olsun. Yine sonuç bulunamadı. Hah, hala dönünce işim var. Listeyi taradım, tanıdıklar var. Fettullah’la  filan tabi ki alakaları yok. Biliyorsunuz işte, anlatmaya gerek yok.

Rektör seçimleri göstermelik oluyor, birinci seçilen atanmıyor diye mızırdanırken biz, mesele toptan çözülmüş, “ne seçimi lan, nah seçersiniz rektör” uygulaması gelmiş. Biz nerdee, sen nerdee… Aramızda yüzyıllar var, biz ondan seninle anlaşamıyoruz.

nostalji için lise yıllarımdan foto koymak isterdim ama
o kadar çirkin ki o fotolar, yapamam.

O arada benim güzel lisemin, Atatürk Lisesi’nin en güzel öğretmenleri proje okulu dalgasına alınmış. Güzelim okul ruhunu, tarihini yitirmiş. Orhan Veli’nin okulu diye övündüğümüz okul, şimdi kim bilir ne dümbeleklerin okulu diye anılacak. Memleketten çok liseme üzüldüm desem yeridir, biricik okulumuzdu, dünya kadar mezunu vardı, bir araya gelip de okulumuza sahip çıkamadık, bir Hababam kadar olamadık, bütün suç bizimdir.

Derken hop, Cumhuriyet gazetesi baskını... Sonra arkadaşım bir haber gönderdi, nesli tükenen bir kızıl geyiği avlamış AKP'li bir iş adamı, o hayvanı koruması gereken memurla birlikte bir de fotoğraf çekmişler. Ya sen ne yapacaksın geyiği? Çok mu lazımdı sana geyik?  Türkiye’deki haberleri okumak bile yetiyor insanın nefesini daraltmaya. Uzaktan daha korkunç görülüyor biliyor musunuz? İçindeyken insan bir analiz kastırıyor, bir basın açıklamasına gidiyor derken yaşanır hale geliyor o cehennem. Biraz uzaktan bakınca işin renginin ne kadar boka çaldığı daha iyi belli oluyor.

"12 bin lira verdim, avlayamasaydım param yanacaktı" demiş. Yasak lan yasak! 
Ama diyebilir çünkü vicdansızlık, arsızlık, usulsüzlük iktidarda. Niye diyemesin.  
12 bin lira. Kolay mı. Az mı. 12 bin. öldürür, ıstırır, yalar bile. 

En sevdiğim bayram 1 Mayıs, sonra da 29 Ekim. 23 Nisan, 30 Ağustos filan biraz tırt gibi ama 29 Ekim çok kral gün. Bu sene 29 Ekim’de timeline hiç coşmadığı kadar coştu. Herkes yardırdı adeta cumhuriyet diye, ölünce kıymete binen ünlüler gibi oldu canım cumhuriyet. Tarık Akan gibi cumhuriyet. E Türkiye’nin bayramı var da Avustralya’nın yok mu? Tabi ki var! Bugün burada resmi tatil çünkü bir nevi bayram. Ne bayramı? Beygir bayramı. Evet çünkü başka bir gezegendeyim ben, bunu artık anlayın. Kimi arkadaşlar inanmayacaklar, “Melbourne Cup” diye araştırsınlar buyursunlar. 1861'den beri düzenlenen ünlü bir at yarışı bu.

1886 tarihli bu resimde ressam carl kahler bize ne anlatyıor?
 yeni delirmemişler yani, eskiden beri manyaklar. 

o kılıkla beygire mi gidilir? 
1 Kasım'da her yer kapalı, mesela ben bugün işe gitmedim çünkü üniversite de kapalı. Biletini alan at yarışı izlemeye gidiyor. Ama o kadar kolay değil. Kıyafetler şıkır şıkır olacak, yoksa hipodroma giremezsiniz. Metrolarda, sokaklarda her yerde “bilinçli kumar oynama” uyarıları var. Bir yandan at yarışı için okul tatil edip diğer yandan halk içip içip ailenin rızkını beygire yatırmasın diye önlem alıyorlar. Ben artık güzel kafamı yorup da anlamaya çalışamayacağım. Zaten at yarışı da iğrenç bir şey. Her keyfimiz hayvanlara ayrı zulüm, hırsımdan bağıracağım. Biraz hayvanlar için, biraz lisem, biraz da kaybettiğimiz her şey için. Hayallerimizi aldınız, yazıktır.


benim memleket adeta bir pakistan olmak yolunda, burada dünyanın en saçma bayramı...
şu hallere şu davranışlara bakın hele. aklıma mukayet olamıyorum. 
bari  #imamhatiplerkapatılsın


Not: Bu arada, buraya yerleşmek niyetindeki arkadaşlarım, vallahi kusura bakmayın hala fırsat bulup araştıramadım. Araştırıp yazacağım, sözüm söz. 






28 Ekim 2016 Cuma

Temiz güzel gıybet var, hem de ibretlik.


Umarım hepinizin keyifler bal şekerdir. Ben iyiyim çok şükür. Bu hafta okulda elime iş değdi artık. Onu izle, buna dokunmadan bak, yancı gibi iki hafta geçirdim. Baktım ben böyle sıkılacağım, kendime uğraş bulmaya karar verdim. Birkaç kere yanımda bakmaları gereken ama vakit bulamadıkları için bakmadıkları verilerden bahsetmişti hoca ve Evelyn (Brezilyalı postdoc abla, hani beni buraya yerleştirme planları yapan). Bu hafta Evelyn’e dedim ki, “Sen bana bir saat ayır anlat şunları, ben bir bakayım. Beceremezsem en fazla bir saatin boşa gitmiş olur,  becerirsem yükün azalır.” “Ya vallahi çok zor, nasıl olacak” filan dedi, ısrar etmedim. Sonra bir daha bahsi açıldı, “Gel dedim inat etme anlat, benim kafam zehir gibi, yaparım ben.” İkna oldu, oturduk baktık. Şimdi durumun vehametini size şöyle anlatmak istiyorum. 2014 yılından beri her 10 saniyede bir kayıt alan 14 cihaz düşünün, bu cihazların kaydettiği verinin başını sonunu hayal etmeye çalışın. İşte açmaya korktuğum şemsiyenin boyutu genişliği böyle bir şey. İki tane mühendis abimiz sıçanların spontan aktivitelerini kaydetmek için tasarlamışlar bu aletleri. Elleri dert görmesin ama ben çok büyük sıçtım. (Bir küçük ara verip öğretmenlik doktorluk abartılıyor, bence mühendislik kutsal meslektir, bunu belirtmek isterim. Hepinize saygılar.)  Neyse anlattı Evelyn ne yapmam gerektiğini, “Bak çok zor bu, yapmak istediğine emin misin?” diye tekrar sordu. Yani şöyle bir cevap ben düşünemiyorum ki: “Aa çok zormuş hakikaten Evelyn, yapmayayım ben vazgeçtim.” Yani buraya gelmişsin çalışmaya, iki işin ucundan tutmaya. “Aman bu da pek kastı” deyip kolayından iş mi seçeyim? Yaparım dedim, ayıpsın dedim. Bugün bu işle uğraştığım ikinci günüm. Başım gözüm kararıyor, gözümün önü matrix oldu, cin çarpmıştan beter oldum. Hesaplarıma göre en az bir ayı var bunun bitmesinin.
aha verinin bana gelişi bu. ekmek cinyıs'ın elinde abiler ablalar.
Excel de Allahın belası lanet bir programmış. Word’ü de sevmem zaten. Diyemiyorum ki, ben bunları powerpoint’te yapayım, o programa elim alışık. Komik köpekler filan koyarım sağına soluna, başlıklar döne döne gelir, yana söne çıkar, tatlı olur.  Neyse dün verilerin haritası gibi bir şey çıkardım, onu gönderdim, alkış kıyamet bir sürü aferinler aldım. Çok ahım şahım bir şey yaptığımdan değil, bence buranın tarzı bu. Bir şey yapınca aferin diyorlar. Bizde sıçarsan “sıçtın çık” denir, iyi yaparsan “yapacak tabi maaşını alıyor” denir. Yani benim tecrübelerim daha çok o yönde. Ama Hacettepe Spor Hekimliği’ni tenzih etmek isterim. Yaptığımız iki kalem işte birbirimize bol keseden “eline sağlık”lar, “teşekkürler”, “asıl ben teşekkür ederim”ler bizim bölümde de havada uçuşur, o da bizim güzelliğimiz.

bakın ben ekran görüntüsü alıp buraya koyamadığı için ekranın fotoğrafını çekmiş insanım.
excel beni yer, beni harcar. 

Neyse beynimin içinde bir yandan sayılar pır döndüğü için lafı toparlayıp da gıybetli hususa gelemedim. Ben daha bu verilere dalmadan önce, hala gözümün feri yerindeyken, günlerden bir gün çalışmaların buraya kadarki sonuçlarını konuşmak için Evelyn’in evinde toplandık. Neden evde toplandınız diye soracak olursanız, Evelyn’in on aylık bebeği var, o yüzden yarı zamanlı çalışıyor. Pazartesi salı işe gelmiyor, biz salı günü onun evine gittik, bebek sevip çalışmaları konuştuk. Biz dediğim, ben, hoca, bir de Alman bir kız. Evelyn dedi ki hocaya, şimdi geldiğimiz noktaya geçmeden önce sen kızlara işin başını bir anlat ki damdan düşer gibi olmasın. Hoca başladı anlatmaya, Evelyn araya girdi “çüşş” dedi, “çok başa sardın bu sefer de, bari hayat hikayeni anlatsaydın!” Anam bizim hoca muhabbet çok seviyor, “olur” dedi. Bize, yalanım varsa şurdan şuraya sevişmek nasip olmasın*, en az bir saat hayat hikayesini anlattı. Baya özel geldi bana anlattığı şeyler, o yüzden acaba bloga yazmasam mı diye düşündüm. Ama tanımıyorsunuz ne de olsa, anonim bir hayat hikayesi gibi bilmenizden bir şey olmaz dedim sonra. Siz yine de orda burda çok anlatmayın, ayıp olmasın. Başlıyorum.

..............BLOGUMUZ BU AŞAMADA TEKRAR DÜŞÜNÜP KENDİNİ SANSÜRLEME KARARI ALDI. ANNEM DE KIZDI ZATEN. AZCIK EMPATİ YAP DEDİ. ADAMIN İÇDONUNA KADAR YAZMIŞSIN, UMARIM İZİN ALMIŞSINDIR DEDİ. YÜZÜM KIZARDI. KUSURA BAKMAYIN ARTIK. ZATEN NE YAPACAKSINIZ BİZİM HOCANIN HAYAT HİKAYESİNİ? .......................

İşte hoca bize bunları anlattı pembe dizi tadında, sonra yemek yedik, azcık işimize baktık, sonra da dağıldık tatlı tatlı. Okuduğunuz için teşekkür eder, herkese mutlu hafta sonları dilerim. 


* saygıyla anıyoruz.

23 Ekim 2016 Pazar

Dünya Vegan Günü ve başka şeyler.

Bu yazı biraz dağınık oldu ama içime de sinmedi öyle özensiz gibi, o yüzden şimdi paragraf paragraf sizi hangi konuların beklediğini yazacağım. İlk paragrafımız kısa bir haber, ikinci paragrafımız dünya vegan günü ve buradaki festival ile ilgili, sonra Türkiye’de yaşamak ya da başka ülkelere göçmek fikirleri, son paragrafımız da bohem ev sahibimin yeni huyları ve bir anektod. Bu paragrafları maalesef birbirlerine bağlamayı da beceremedim, ne de olsa yazar değilim. Kusura bakmayın. Zaten hepiniz en son fotoyla ilgileneceksiniz, arkadaşlarımı tanıyor biliyorum. 

Öncelikle müjdemi isterim! “Gidince araştır, oraya nasıl taşınırız, bize ekmek var mı”cı arkadaşlarım! Türkiye’de dahiliye uzmanı olduktan sonra buraya taşınıp yakın zamanda da burada işe girmiş bir doktor arkadaş ile tanıştım. En kısa zamanda elimde not defterimle kapısını çalacağım, edindiğim bilgileri buradan aktaracağım. Rica ederim, vazifem.

ya sizin allahınıza kurban olurum!

Bugün dünya vegan günüymüş. (Vegan günümü “bol yemek seçeneklerin olsun, bir yediğine bir daha iki hafta sonra sıra gelsin inşallah” diyerek kutlayan Ayşen Aktaş arkadaşımı isim vererek buradan övmek isterim.) Benim de haberim yoktu böyle bir gün olduğundan, üniversitenin spor salonuna üye oldum, orada yoga derslerine gidiyorum. Yoga hocası söyledi “Pazar günü vegan festivalinde görüşürüz” diye. Hocaya sorunca öğrendim ki, dünya vegan gününde Melbourne’de festival oluyormuş. Bugün gidip gezdim, Ankara’da çektiğim çileye yandım. Çeşit çeşit vegan yemekleri, vegan kozmetikler, temizlik ürünleri, hayvan hakları için çalışan derneklerin dayanışma standları…

vegan protein içecekleri, cennet gibi yav gözlerim doluyor baktıkça.
Çorbası yapılan köpek balıklarından turistik yerlerdeki develere, ördek avcılığından yabani ayıların sayısına kadar pek çok konuda kampanyalar vardı. Yemekler kısmına geri dönmek istiyorum, vegan olunca sen ne yiyorsun diyenler keşke burayı görebilseydi. Zaten veganlar iştahlarıyla ve çok yemeleriyle ünlüdür, ben de kendi adıma bu ünün hakkını verecek bir kudret gösteriyorum. Festival alanı da tıkına tıkına gezen vegan doluydu. Hayvanları sevin rica ederim, hiç değilse haftada bir gün vegan beslenin. Size de güzellik olsun, hayvanlara da, gezegene de. Gözlerinizden öperim.

he salata yiyoz hep salata ot evet.

Dünyanın en güzel şehirlerinden birinde üçüncü haftama girdim. İki kelimemden birinin koala ya da sörf olmasını beklerken geçen hafta Bilecik’ten Yozgat’tan bahsederek geçti. Çünkü evlenmemiş doktorların ağzına sıçma zamanı, mecburi hizmet kurası zamanı. “Arkadaşlarımın gideceği yerler güvenli mi, başhekimleri nasıl birer andaval olacak kim bilir acaba, bari şehir merkezi olsaydı, Viranşehir neresi lan” düşüncelerini ister istemez “benim mecburime şurada ne kaldı, ayrıca hakkaten Viranşehir neresi ya” sorusu takip etti. Cevap veriyorum, Şubat 2017’de dönüyorum, Haziran 2017’de uzman oluyorum, Ağustos kurasıyla giderim. Geçenlerde bizim araştırma ekibinde çalışan esas kadın, Brezilyalı ablamız, Evelyn, mutlaka Türkiye’de mi yaşamak istiyorsun yoksa seçeneklere açık mısın diye sordu. Açığım dedim, dememe kalmadı, benim 10 yıllık hayat planımı yaptı koydu önüme. Avustralya’ya taşındım, diplomamın denkliğini aldım, o arada maddi zorluk çekeceğim dönemde hangi işte çalışacağımı bile kafasında ayarladı, bir küçük PhD bile sıkıştırdı araya, oldu bu iş dedi. Evelyn ne oldu, bana da anlat diyorum, ses yok, kadın daldı gitti. Kesin o sırada çocuklarıma isim düşünüyor. Eğer kafamıza koyup çalışırsak başarırız dedi. Kafamız? Bizim kafamız? Biz bir ekip olduk belli ki. Başarırız dediği de beni buraya yerleştirmek. Olur mu olmaz mı ona pek kafa yormadım şimdilik, zaten Evelyn yeterince düşünüyor benim yerime. Ama biliyorum ki şundan iki üç yıl önce bu konuyu konuşturmazdım ben. Döneceğim derdim, kendi ülkem var, işim gücüm var, burada kalmak istemezdim. Şimdi öyle diyemedim. Türkiye ile ilgili bir şey sordukları zaman bağını bahçesini övüyorum, yemekleri övüyorum, gerisine diyorum ki “hiç güvenli değil.” Neyse bunlar herkesin bildiği şeyler, tekrar tekrar yazıp birbirimizi ülkemizin boktanlığı konusunda gaza getirmenin manası yok. Neticede hüzünlendim, kederlendim ama seçeneklere açığım dedim, öyleyim. Ailem, arkadaşlarım, kedilerim. Özlediğim 3 kalem şey var, başka da bir şey yok. Yani aslında bir de “Ünlülerin Çiğ Köftecisi Malatyalı Osman Usta”nın çiğköftesi. Onu da baya özledim. Hatta biraz daha spesifik olacaksak bu dükkan Kolej’de, bunun bir de Dikmen şubesi var, Dikmen’de Şahin Usta var, genç bir adam, Osman Usta yetiştirdi onu da, onun orda çiğköfte çok güzel. Beni tanıyor, sınırsız çay da veriyor. Evet özlediğim şeyler bunlar. Bin yıl da kalsam özleyeceğim şeyler sanırım yine bunlar olacak.

dikmen caddesinde petrol ofisinin hemen yukarısında burası, gidip benden bir selam söyleyin. 
Ya aslında her şeye kolay alıştım çünkü her şey pratik, mantıklı, insancıl. Bir kendi yemek düzenimi oturtamadım, onu da sanırım yakında hallederim. Geçen gün canıma tak etti bulgur pilavı yapacağım, barbunya yapacağım, evde yağ bulamadım. Hindistan cevizi yağıyla barbunya yaptım. Çünkü benim ev sahibi en doğal en işlenmemiş yağ hindistancevizi yağı diyor, onu alıyor. İşlenmiş hiçbir şey ev sahibimin narin bedenine girmesin diye “Coconut” yağında soğan kavurdum. Bu aralar Nan (adını biliyorsunuz değil mi, ev sahibim Nan) iyice çığırından çıktı zaten. Mutfaktan masayı da attı dışarı, yere ufak bir şey koydu, evle bütünleşerek yiyoruz yemeğimizi. Şimdi bu adam ekmeğini mobilya tasarımından kazanıyor, kafasındaki konsept de evin bir uzantısı, eli ayağı gibi olan mobilyalar. Büyük hacimli şeyler sevmiyor.  Ben de Allah'tan iri yapılı bir insan değilim, yine de fazla dik durmadan duvarlara sürtüne sürtüne kenardan kenardan geziyorum, evle ayrışık olduğumu çaktırmadan idare ediyorum. Su israfı olmasın diye de arka bahçeye işiyor, size onu söylemeyi unuttum değil mi? Küçük bir oğlu var, bazen bizde kalıyor, oğlanla bu gidiyorlar arkaya işeyip geliyorlar. Geçenlerde bana açtı bu konuyu, rahatsız olur musun diye. Yani ne diyeyim ben bu saatten sonra, ben işemem bahçeye dedim, siz ne yaparsanız yapın. Avustralya burası ya, yılan kapar götümü ben nasıl bahçeye işeyeyim. Neyse zaten bana bahçeye işe demiyormuş, biz işesek sen rahatsız olur musun diyormuş. Herkes istediği yere işeyecek evde, öyle tatlıya bağladık. Siz de isterseniz gelin mutfağın ortasına sıçın yani, bir şey demeyiz biz, öyle genişledik artık. 

Bakın şöyle oldu mutfak masamız:
bildiğin yer masasının azcık havalı hali. 

Geçenlerde hayat dersi verdi, onu da anlatıp bitireyim.  Birinden bahsediyorum Nan’a, ama itin götüne sokup sokup çıkarıyorum elemanı. Nan’ın da sevmeyeceği özelliklerini şişirerek anlatıyorum, o da sevmesin, birlikte giydirelim istiyorum. Nan dedi ki, dur böyle yapma. Nasıl yapmayayım? Dedi ki, sevmediğin bir şey ararsan orası dipsiz kuyu. Karşına senin kopyanı getirseler onda bile sevmediğin sonsuz şey bulursun. Sevdiğin bir şey bulup ona odaklanmaya çalış. Mutlaka vardır, küçük bir şey bul dedi. Yaa işte, bu da ibret dolu bir öykümdü.

Bu yazıyı bağlayamadım, basiretim bağlandı, idare edin. Çok özlüyorum hepinizi. Kendinize iyi bakın, buralara gelirseniz kalacak yer var. 

Alın bu da vegan festivalinden bonus foto.
Doğayla barışık kadın pedi yapmışlar. Nasıl olacak tam anlamadım ama
tanesine 15 dolar verip 2 tane aldım, 2 tane de hediye ettiler.
4 taneyle ömür geçmeyeceğine göre acaba yıkayacak mıyız nabacaz bilmiyorum. kısmet.
Burda yoktu ama piyasada vegan prezervatif de var. çok garip di mi :)
öbürküsü hayvanlıymış demek ki. 

21 Ekim 2016 Cuma

Tüküreyim böyle hobinin ızdırabına

Buraya geleceğim tarihler belli olunca hemen buradaki koşu organizasyonlarına bakmıştım. 16 Ekim’de Melbourne Maratonu var, harika. Kayıt oldum, hazırlandım, çok hevesliyim, gece uyuyamadım doğru düzgün. Hedefim var, 2 saatin altında bitirmek istiyorum.

Bir hafta önceden iş yerinde de bahsi geçmeye başladı, Brezilyalı oğlan var Victor, ofiste çalışma masasını paylaşıyoruz, o tam maraton koşacak, bir de hocalardan biri var Nigel, o da yarı maraton koşacak. Yirmi kişilik ofisten organizasyona kayıtlı ben dahil üç kişi çıkmasından yarışın ne kadar kalabalık olacağını tahmin edebilirsiniz. Şehrin yarısı koştu sanırım.

Bunlar 10k'cıların "1.dalga"sının starta yakın kısmı sadece,
 ya fotoğrafla olacak şey değil, çok kalabalıktı, siz benim sözüme güvenin.

 Sabahın köründe trene bindim, 3 tane siyahi arkadaş göğüs numaralarını takmışlar, yolu biliyorsanız birlikte gidelim dedim, ben kesin kaybolurum çünkü, biliyorlarmış, kısa mesafeci tipli Etiyopyalı arkadaşların peşine düştüm. Birlikte yarış alanına gittik. Etiyopyalı kardeşlerim 10 k koşacakmış, onlar benden önce start aldı, onları uğurlayıp ısındım. Yarı maratoncuların sırası geldiğinde start’a geçtim. Bi çişim geliyor, bi ağzım kuruyor, sürekli bir fiziksel rahatsızlık halindeyim. Yanımda orta yaşlı bir abla var, “maraton koşulur mu ya saçmalık” minvalli şeyler söylüyor, işin amacı keyif almak değil mi diyor, “allah allah” diyorum “keyif mi alacaktık, bana kimse bir şey söylemedi”. İşte böyle sevimsiz İngilizce şakalar espriler yapıyoruz başlama çizgisinde birbirimize, arkadan alkış ve gülme efekti eksik. 2 saat pacer’ı var önümde bir yerlerde. (pacer demek şu: yarışı 2 saatte bitirecek bir koşucu, balon taşıyor, bayrak taşıyor, bir şey taşıyor, sen görüyorsun onu koşarken, fikir veriyor hızına dair.) Saat 7 buçuk oldu, pacer ablayı önüme aldım koşmaya başladım. Çiçek gibi koşuyorum, hiçbir derdim tasam yok, bıraksınlar böyle sabaha kadar koşayım diye düşünürken, hakikaten dedim ya daha ne kadar devam edeceğim böyle… Şimdi gidiyorum ama ya birazdan yorulursam? Kesin yorulacağım, kesin hızlı gidiyorum, yavaşlasam da sonra mı hızlansam, yavaşlarsam da hızlanamazsam ne olacak, belki de hızlı gitmiyorum şimdi, bir de yavaşlarsam hepten geri kalırım. Böyle dev bir hesapsızlık içindeyim. Saatim de yok, telefondan süremi takip edecektim, onu da karıştırdım, süreyle hızla tek alakam pacer abla, dedim ki kendi kendime, şimdi hesap yapıp düşünmenin sırası değil. Şimdi koş, sonra düşünürsün. Yola konsantre ol, asfalta konsantre ol, sayıları boş ver. Ama yazıklar olsun ki çok zekiyim, düşünmeden duramıyorum. Sayıları boş ver dedim ya kendime, beynim diyor ki “hayır bebeğim hayır. Sayıları düşünmenin tam sırası. Ver bana iki tane dört basamaklı çarpmazsam neyim” diyor. Yemin ederim komiklik olsun diye yazmıyorum, 6-8 km’ler arasını dört basamaklı sayıları çarpmaya çalışarak geçirdim. Nitekim 1001 ile 1001’i çarpayım dedim, hem kolay hem eğlenceli olur, çarpamadım. Vakit geçmiş oldu oyalanmış oldum. Öte yandan ben 21 nasıl bitecek bilemiyorum, 10 km olmadan yoruldum. Eve gitmek istiyorum, uyuyacağım, zaten rüzgar çıktı, hava soğuk gibi, zaten bitişte bekleyen kimse yok, hiç tadı yok ki, kendi kendime trene binip yarı maraton koşup eve dönüyorum, bok gibi iş, koşsam koşmasam kimsenin haberi yok. Bu işin güzel yanı organizasyonu, arkadaşlarla birlikte olması, babanla koşması, babanın seni geçmesi, bitince yokuşları inişleri sanki orijinal bir şeymiş gibi tekrar tekrar birbirine anlatması… Neyse ben yoruldum, tadım kaçtı, ama durmadım, yürümedim, inat ettim koştum.

hele şu teyzenin şımarıklığıyla, benim bitmişliğimin aynı karede buluşmasına bi bakın,
 ben bu fotoğrafa para verir miyim siz söyleyin. 
Önce 2 saat pacer’i abla ufak ufak gözden silindi. Tamam dedim, 2 saat olmaz, 2 saat 5 dakika olur sorun değil. Böyle dememe kalmadı 2 saat 10 dakika pacer’ı yakışıklı bir abimiz göründü. Bu abi de gözden silinirse yandım, buna yapışayım artık dedim, var gücümle asıldım, gittiğim kadar gittim, nitekim son 5 km’ye doğru bu abi de arkasına bakmadan bastı uzaklaştı. Sonra kafayı çevirip baktım 2:20 pacer’ı nerde diye, rahat 60 yaşında olan eski tüfek bir koşucuyu yapmışlar 2:20 pacer’ı. Çüş artık, bitişte anamız babamız beklemiyor diye üzüldüysek o kadar da değil dedim, dedeye kendimi geçirtmeden bitirebildim. İkinci yarı maratonumu burada koşmuş oldum. Hedeflediğim gibi 2 saatin altında filan koşamadım, koşarken kendime dedim ki “bir daha asla!”, sonra Antalya için kayıt yaptırdığımızı hatırladım. Demek ki “bir daha yine”.

koştum, şahidim yoksa bile belgem var. 

15 Ekim 2016 Cumartesi

Avustralya yan gelip yatma yeri değildir.

Buraya malumunuz tatil yapmaya gezmeye değil ilim irfan peşine geldim. Ancak gelin görün ki işle ilgili bir yere ilk kez gitmekte fazlaca zorlanan bir insanım. Hacettepe’den önce Numune’de çalıştım. İşe başlamadan önce 3 gün boyunca, bugün gidip başlıyorum diye niyetlenip, giyinip kuşanıp arabayla Numune’nin etrafında dolaştım, “yarın başlarım yea” deyip eve döndüm. Üçüncü gün sabahtan çalışacağım kata kadar çıktım, geri indim, öğleden sonra başladım. Öğleden sonra hoca kızdı, bu saatte mi gelinir diye. Haklı ama diyemiyorum ki “Hocam sizin haberiniz yok, ben biraz malım.” Hacettepe’ye başlamam daha kolay oldu nedense, ama altıncı ayda ortopedi rotasyonuna gitmek hiç kolay olmadı. Sabah korkudan dudağımda bir uçukla uyandım, işe gidene kadar dudağımın öbür tarafında bir tane daha, hastaneye varınca bir tane daha çıktı. Üç uçuk ve personelimiz Bekdaş bey eşliğinde ortopediye gittim, yok yapamayacağım, ağlaya sızlaya kendi bölümüme döndüm, ben gitmek istemiyorum diye. Bekdaş Bey sağ olsun tuttu kolumdan bir daha götürdü, ilkokula başlamak istemeyen çocuklar gibi, gide gele alıştım. E tabi ki buraya da başlamam kolay olmayacaktı, olmadı. Bir gün önceden kampüse gidip sinsi gibi etraflarda gezdim, kendimi iyice pazartesi günü mızırdanmadan gelmeye ikna ettim. 

gördüğünüz gibi kendim gibi esprili şakalı bir okul tercih ettim. 


Pazartesi oldu, saati heyecandan sabah 5’e kurmuşum, 8 kere filan erteleyerek makul bir saatte uyandım. İlk gün sabah kaçta geleyim diye önceden sormayı akıl edemedim, 8 buçuk iyidir deyip 8 buçukta gittim. Kimse yok ortalarda, aman ne güzel, demek ki sabahın köründe işe gelmeyeceğiz süper, beklemeye başladım. Hoca mail attı, doktor randevum var 11 buçukta geleceğim diye. Tamam ona da eyvallah, yakındaki parkta yürüyüşe çıktım. Yanıma da ne bir kitap almışım ne de kendimi oyalayacak başka bir şey, parkta yürümeye başladım. Kampüsten iyice uzaklaştım, deliler gibi yağmur yağmaya başladı. Koşsam kampüse koşulacak mesafede değilim. Ciciler cicisi ilk güne uygun elbisem, düzgün saçım başımla bir ağacın altına sığınıp yağmurun dinmesini bekledim ama yok dinmiyor, ıslanmaya razı gelip sucuk gibi döndüm kampüse. Biraz kurudum. Saat hala 10 buçuk. 1 saatim var, dakikalar geçmiyor. Bence herkes bana bakıyor, kesin kıyafetim çok komik, kesin alnımda kocaman “bugün burada başlayacak olan salak bu işte” yazıyor, kesin ya eminim! Hoca filan beni görünce suratıma gülüp “ohaa ne kadar da aptalmışsın, bilseydim davet mektubu yazmazdım, sıfata bak hele!” filan diyecek. Neyse daha önce de dediğim gibi bir yerlere başlarken zorlandığım için böyle durumlarda yapmaya alışık olduğum şeyler var. Örneğin pek işlek olmayan bir tuvalet bulup en uçtaki kabine kendini kilitleyip orda geçirebildiğin kadar çok zaman geçirmek. Bizim durumumuzda bu yaklaşık 45 dakika oluyor. Bohemlerle yaşaya yaşaya kaşımı bıyığımı almayı unutmuşum, onlarla uğraştım, biraz uyukladım, derken saati 11 buçuk yapmayı başardım. 

evet tuvalette selfie çektim. 45 dakika nabayım, çişim yok kakam yok. 

Hocayla buluştuk, hoca hiç de beklediğim gibi suratıma püsküre püsküre gülmedi, ben de bundan cesaretle hediye olarak getirdiğim rakı ve çekme helvayı takdim ettim. Çekme helva da yapıştı elime, haftalardır herkese helva dağıtıyorum, lokum mu diyorlar, değil ama ne olduğunu da anlatamıyorum. Hem aldım geldim o kadar, vermesem çok saçma olacak, ama utanıyorum da bir yandan çantadan çıkarmaya. Avustralyalı karizmatik hocaya Kastamonu çekme helvası verirken, öğlen beslenme çantasından ekmek arası yumurta çıkarıp bütün sınıfı yumurta kokutan çocuk gibi hissediyorum. Ya çok sıkıntılara giriyorum anlatamam size. Neyse neticede hoca tabi ki hoş geldin filan dedi, hediyeler için teşekkür etti. Bir tane de Alman kız var, onunla da tanıştık. Dedi ki hoca, bizim bu muhitte çok farklı ülkelerin restoranları var, gezmediyseniz bu öğlen size oraları gezdireyim. “Foodie tour” yapalım. Öğlen çıktık, 4’te filan döndük sanırım. Giriyoruz mesela Etiyopya restoranına, hoca tanıtıyor kendini garsona, bunlar öğrencilerim, etrafı gezdiriyorum, yemeklerinizden tatmak istiyoruz diyor, bir de ben veganım diye aşırı özen gösteriyor, her yerde soruyor vegan neler var diye, böyle böyle saatlerce bütün mahalleyi yedik. Sudan, Etiyopya, Hint, İtalyan, Vietnam, Çin, yemediğimiz halt kalmadı. Orda yiyemediğimizi paket yaptırdık, yolda yedik, yedik, yedik, yedik. Sonra dedi ki, Dancing Dog’a gittiniz mi, yakındaki bir barmış. Gittik bize bira ısmarladı, onun grubunun yaptığı araştırmaları anlattı, ne aşamada olduklarını, bundan sona neler yapılacağını, bizim neler beklediğimizi sordu. Böyle böyle ilk günü yiye içe geçirdim. Ertesi gün oldu, ben artık iki sıçan tutayım (sıçanlara egzersiz filan yaptırıyorlar), iki iş yapayım istiyorum. Onların da adama ihtiyacı var ama bir sıkıntı var: Induction. Yani tanıtım, giriş eğitimi gibi bir şey. Her şeyin ama her şeyin induction’ı var. Şöyle ki, biyokimya laboratuvarında bulunmak için induction lazım. Aldın diyelim. Biyokimya laboratuvarında bulunan santrifüj cihazını kullanmak için ayrı induction alacaksın. Santrifüj lan, düdüklü tencereden kolay alet. Yok tövbe elimi hiçbir şeye süremiyorum, induction’sızım çünkü. Kuru buz var, kovadan alıyorsun kürekle. Bak kova diyorum, kürek diyorum. Kuru buz induction’ı var. O küreği eline alaman yoksa, yasak. Induction da ha deyince alamıyorsun, sorumluya mail atıp randevulaşıyorsun, öyle ancak alabilirsin. Bir haftada şükürler olsun 4-5 induction aldım. Sordum hepsini tamamlamam ne kadar sürer diye, sen döneceğin zaman ancak tamamlanır dediler, kendileri de biliyor yedikleri boku. Neyse ben severim aslında kuralcılığı ama burada kendini aşmış bir hal var. Bu arada laboratuvarların imkanlarını ve bizimkilerle kıyasını anlatıp hiçbirinizi göz yaşlarına boğmayacağım. Ama ah bir induction’ınız olsa da görebilseniz…

İki yazıdır deli gibi arkasından atıp tuttuğum bohemlerime çok alıştım. Gerçi tam alıştım, kızla oğlan gittiler, ev sahibiyle baş başa kaldık. Her akşam taze sebze yemeği pişen mutfağımıza da, mum ışığına da, bikarbonatla bulaşık yıkamaya da ısındım artık. Buzdolabı zaten olmasa da olur bir şey galiba, mesela bizim yok, hiç eksikliğini duymuyoruz. Ha bir de benim kaldığım muhit Melbourne’ün ÇinÇin’iymiş. Eş dost uyarıyor korkutuyor beni, dikkat edecekmişim kendime. Allah aşkına buranın en asi en kural tanımaz adamı heralde yerlere filan tükürüyordur. Kolay mı lan, ben Ortadoğudan geliyorum, Melbourne’ün minnoş asisinin aklını alırım. Sizin torbacılık, çetecilik induction’ınız yok, burada haraç toplayamazsınız desen, Melbourne çetesi şok, Melbourne çetesi iptal. Canını yediklerim…

9 Ekim 2016 Pazar

Bohemle Sınavım

Bu haftasonu gerçekten harika idi. Biraz fazla bohemliğe maruz kaldım ama değdi. Hem bohemlerle engin tecrübelerimi faydalı hale getirip sizin için kolay bohemce konuşma kılavuzu hazırladım (yazının sonunda). 

Cumartesi öğlen arabaya binip evde yaşayan diğer iki kişiyle birlikte Nan’ın (evsahibimin) sahildeki yazlık evine gittik. 
yazlık evin balkonu, sabah bu manzaraya karşı yoga yaptık. Lorne burası. 

Nan yirmi yıldır sörf yapıyormuş, o yüzden bir sürü bordu ve eski sörf kıyafeti var. Bize onlardan verdi ve biraz öğretti ne yapmamız gerektiğini. Diğer iki elemanla ben kıyıda sörf bordlarımızla bu bilgiler ışığında debelendik birkaç saat. Nan da bizden biraz uzakta, insan gibi sörf yaptı. Diğer elemanlar dediklerim Caleb ve Athena. İkisi de yirmi yaşında. (en aşağıda fotoğrafları var, bi bakıp gelin isterseniz.) Caleb liseyi bitirdikten sonra üniversiteye gitmemiş, amcasının yanında boyacılık yapıyor. Athena Amerikalı. Geçen akşam babası geldi kalmaya bizim eve. Adam Chicago’da fizik profesörüymüş. Nötrinolarla ilgili çalışmalar yapıyormuş. Chicago’dan yolluyorlarmış nötrinoları, Minnesota’dan topluyorlarmış. Kızını yani Athena’yı okula göndermemiş. Evde eğitim vermişler. Evde eğitim de çeşit çeşit oluyormuş. Bazen aileler ya da özel öğretmenler evde çocuğa okul müfredatının aynısını öğretiyormuş, bazen de ne öğrenmek istediğini de çocuğa bırakıyorlarmış, çocuk ilgisini çeken konuları araştırarak öğreniyormuş. Bizim kızı salmışlar çayıra. Sadece okuma yazmayı anne babası öğretmiş, geri kalan ne biliyorsa kendisi araştırıp öğrenmiş. Böyle çocuklara “unschooler” deniyormuş ve ABD’deki okul çocuklarının %1.7’si böyle kendi keyfince eğitim alıyormuş. İnanayım diye küsüratlı atmış da olabilir. Neticede nötrino atan tutan babanın kızı yirmisinde koltukaltı kıllarını almayan bir yoga öğretmeni olup bizim boyacı oğlana varmış. Kınar gibi yazdım ama öyle değil. Zaten kıl tüy meselesinde kınamak ne haddime, ancak elini öperim. Bizim, dişini fırçalamayan adamlar laf etmesin diye neremizdeki tüyü daha kalıcı yolsak derdinden başımız döndü. Bizim yaptığımız saçmalık. Neyse Athena kızımızın hikayesi böyle. Bu sene Amerika’ya dönüp üniversiteye başlayacakmış. Alternatif tıp okuyacakmış. Ayurveda filan deyince biraz gözümden düştü ama bu kızın da tıp okuyup nörolog olmayacağı her halinden belli zaten. Bohem karakterlerimizin arka planlarını da artık daha iyi bildiğinize göre günümüze devam ediyorum. Sörf yapmaya çabalamaktan bitap düşünce eve gittik, götümüz dondu, sıcak banyo iyi gelir dediler. Harika fikir, ama bohemler huy olarak uyuşuk. Baktım herkes oyalanıyor, ben sıcak duşuma girdim çıktım. Bir şaşırdılar, anlamadım neye şaşırdılar, boş verdim geçtim. Çayımı aldım, arkama bir döndüm ki… Bunlar cücük kadar bir kişilik küveti doldurup hep beraber içine doluşmuşlar. (Mayoları filan duruyordu yani eğer hikayenin o kısmı ilginizi çektiyse.) Bana dediler duşla ısınamazsın, sen de banyoya gir. Lan o küvette benim bacağımın yarısına yer yok, hem bohemle banyoya girilir mi! Bohem organik deyip işer oraya. Gözüne bohem sidiği değsin istemiyorsan mesafeni koruyacaksın, bırak bu kız biraz nemrut desinler. “Yeni abdest aldım kardeşler” dedim, gittim balkonda manzarayı izleyerek zencefilli çayımı içtim. Bu kadar bohemin bir arada olduğu bir evde akşam “demlik” demlik çay içileceği belli. Bir demlik daha demleyelim, aman bir tane daha derken çay çarptı, çay çarpınca hep olduğum gibi oldum, içime kapandım. Saatlerce konuşmadan kös kös ayağımı sobaya uzatıp “allah allah ne kadar da konuşmuyorum” diye düşündüm. Ertesi gün balkonda yoga yaptık, biraz headstand çalıştık. Sıçtığımın headstand’i, handstandi nereye gitsem peşimi bırakmadı zaten. Balkonda biz yoga yaparken yanımıza Türkiye’de belki petshop’ta filan görebileceğimiz rengarenk papağanlar geldi.

aslında kırmızı gövdeli, yeşil kanatlı ve mavi sırtı olan rengarenk bir tane vardı ama size bunu göstericem sadece. çünkü benim masraf edip buralara kadar gelmemin bi manası olsun, di mi?
(kırmızının fotosunu çekemedim.) 



Yakınlarda bir şelale varmış, yogadan sonra oraya gittik. Şelalenin pek bir numarası yoktu ama etraftaki ormanı anlatabilsem keşke. Hiç bilmediğimiz bir sürü ağacın kokuları birbirine karışmış, yürümek filan imkansız, kocaman ağaç gövdeleri birbiri üstüne yıkılmış, bir kısmı çürümüş, çürüyen yerde başka bitkiler çıkmış, bir sürü hayvan. Fotoğraf çekmeye çalıştım size göstereyim diye ama kokular olmadan sesler olmadan bir şeye benzemiyor ki. Her yerinden hayat fışkırıyor. Gerçekten çok etkileyiciydi, belki de biz pek yeşil göremediğimiz için. 
şelale - orman filan buralar işte. 


Koala görürüz umuduyla okaliptüs ağaçlarının arasında gezdik baya ama göremedik. Şimdi bütün bu güzellikleri görünce bu kadar boheme maruz kalmama değdi diye düşünüyorum ama kolay mıydı, asla! Ama bir şeyler öğrendim ve öğrendiklerimi sizinle paylaşarak benim çektiğim zorlukları çekmenizi önlemeye çalışacağım. Olur da bohemlerle bir haftasonu geçirirseniz, benim gibi iletişim sorunu yaşamayın diye bohem gibi konuşma kılavuzu yaptım:
Demlik demlik çayın mı etkisi bilemiyorum ama bohemler tam olarak senin benim gibi konuşmuyorlar.

  • ·         Öncelikle her sözümüzü yavaş, sırıtarak ve kelimeleri yayarak söylüyoruz.
  • ·         Hayatın içindeki şeylere karşı aşırı hevesli ve heyecanlıyız. Yerli yersiz duygu ifade edip soruyoruz. Bir örnekle açıklamaya çalışayım:
Bohem : pelin, günün nasıl geçti?
Vasat insan : pek bir şey yapmadım, mahallede yürüdüm.
Bohem: Aman tanrım, harika! Bu gerçekten çok güzel olmalı. Yürümek sana nasıl hissettirdi?

  • ·         Zaten olup biten şeyleri gereksiz yere dillendiriyoruz, özellikle duyuları. Yine örnekliyorum:
Vasat insan elma yiyor diyelim ki. Ne der? “Elma çok güzelmiş abi ısırıcan mı?” der.
Bohem elma yerse şöyle oluyor: “Aman tanrım, elma kıpkırmızı ve ısırınca önce kabuğu sert ama içi çok sulu ve tatlı. Bu harika bir elma. Bu elmayı benimle paylaşmak ister misin?”

Bu uzun ve gereksiz konuşma olayına başka bir örnek daha vermek istiyorum. Vasat arkadaşlar tatilde diyelim ki. Arabada plaja giderken güzel bir koy gördüler. Diyalog aşağı yukarı şöyle olur: “Deniizz (çünkü arabayı hep Deniz kullanıyor.) yandaki koy çok güzel. Duralım mı?”, “Aa çok güzel gerçekten, duralım, biraz burada yüzüp sonra öbür plaja gideriz.” (durdular, yüzdüler, öbür plaja gittiler. Gerçek olay.)
Aynı olay bohemlerde şöyle oluyor: “Buradaki dalgalar harika ve büyüleyici, burada dursak mı?”, “Adamım, öbür plaja gidelim diye konuşmuştuk ama spontan bir dürtüyle burada biraz yüzmek istiyorsan bu isteğini tamamen destekliyorum. Önemli olan istediğin şeyi o an yapman. Bunun arkasındayım dostum. Anı yaşamalıyız ve keyif …” (durmadılar. Gerçek olay.)

  • ·         “Paylaşmak” fiilini gereğinden fazla kullanıyoruz. Neredeyse bir bağlaç haline getiriyoruz, resmen bokunu çıkarıyoruz. “Size sebze çorbası yapmamı ister misiniz? Bu becerimi sizinle paylaşmama izin verin.” Elimizi attığımız her şeyi kullanmadan önce bunu paylaşmak isteyen olur mu diye boşluğa sesleniyoruz. Tuvalete “ben kendi kıçımdan tek başıma ve kimseyle paylaşmadan sıçıcam, beni rahat bırakın” diye bağırarak gitmek istememize neden olacak kadar çok ve sık yemeğimizi, becerilerimizi, duygularımızı, tecrübelerimizi, tabi ki banyomuzu paylaşıyor, paylaşıyor, paylaşıyoruz.
  • ·         Gün içinde yakın geçmişten alakasız bir ana referansla “o an seni gücendirdim mi?” gibi yersiz sorular soruyoruz. Kapıyı açamadım ben bir seferinde, yardım edelim mi dediler, yok hallettim dedim. Yardım istememişim, acaba beni gücendirmişler mi? Bu bir değil iki değil, dört gündür buradayım, bir sürü kere sordular. Lan siz kim köpek beni gücendireceksiniz! Benim sizden bir beklentim mi var bu hayatta, karşılanmayacak da güceneceğim. Ya valla delireceğim. Gücenmedim, bi siktirin gidin.
  • ·         Son olarak sizi kurtaracak bir tüyo vereyim. Eğer boheme gerçekten dert anlatmak niyetinde değilseniz, sadece başınızdan savmak istiyorsanız şu iki büyülü sözcükle her soruyu yanıtlayabilirsiniz: “intense” ve “sick”.  Şöyle ki, “Su nasıldı?” “it was intense man.”, “yemek olmuş mu?” “it’s sick!”, “manzara hoşuna gitti mi?” “yeah it’s intense.”,  “dün eğlenedin mi?” “yesterday was so sick!” Umarım anlaşıldı.

Özetle bohemliği pek sevmem. Çalışkan insanları severim. Kendim de çalışkan bir insanım. Bir de bohemler bizim idrak edemediğimiz bir derinlikleri varmış gibi yapmaya çalışınca hepten kabarıyorum. Bence öyle bir derinlikleri yok, sadece kafaları güzel. Canları sağ olsun.

bohem bile olsa kimse grup selfie'ye hayır diyemiyor.
Tanıtmama gerek var mı, çekik gözlü evsahibi Nan, kız Athena, saçlar sakallar Caleb, gözlüklü ben. 

6 Ekim 2016 Perşembe

Tatlım Senin Karbon Ayakizin Kaç Numara?

İş tecrübesi olsun diye, ağırlıklı olarak kendi gayretlerimle azıcık da Hacettepe’nin desteğiyle önümüzdeki dört ayımı Melbourne, Avustralya’da geçireceğim. Canım güzel arkadaşlarımla son iki hafta boyunca doya doya, ayrı ayrı ve birlikte defalarca vedalaştık ve hepsine başımdan geçenleri yazacağıma söz verdim. Yalan tabi, nasıl yazayım. Cennet gibi memlekete gelmişim, işimi gücümü gezmemi bırakıp whatsapp’a laf yetiştirmem mümkün değil. Neticede buradan toptan anlatacağım ne yapıp ettiğimi, ilgilenen herkesler buyursunlar…


Dün yirmi dört saati aşan bir yolculuk yaptım. Sabiha Gökçen’den Katar Havayolları ile Doha’ya, Doha’dan Adelaide’e, oradan da son olarak Melbourne’e geldim. Havaalanından bir adet dev, bir adet orta halli bavulum, sırt çantam, kol çantam ve ben, bizi tren istasyonuna götürecek shuttle’a bindik, sonra da trenle eve. Kalacağım yeri Airbnb’den iki haftalık ayarlamıştım. Beğenirsem kalırım, beğenmezsem değiştiririm gidince diye. Neyse eve geldim. Ev sahibi bence Japon, çünkü çekik gözlü ve ben bu coğrafyaya bu kadar cahilim. Eve girerken ayakkabı çıkarttık. Dedim demek ki Çinliler de böyle yapıyor. (Japon değilse Çinli…) Zaten gecenin körü, zaten saatlerdir yoldayım, gözüm pek bir şey görmedi, gittim kıyafetlerimle uyudum. On iki saatlik uykudan sonra buranın saatiyle öğlen uyandım. Açarız yeriz muhabbet olur diye yanımda getirdiğim çekme helvamı da alıp mutfağa gittim, evdekilerle gündüz gözüyle tanıştım. Nan (son ihtimal Koreli olabileceğini düşündüğüm ev sahibim), bir de arkadaşı. “Ev biraz değişik gelebilir sana” dediler. Hakikaten bir değişik ama nedir tam çıkaramıyorum. Evde plastik kullanmıyorlarmış, barındırmıyorlarmış. Evdeki her şey metal, ahşap, cam. Mutfakta buzdolabı yok, taze meyve sebze yiyoruz dediler. Hadi hepsi tamam, evde doğru düzgün mobilya da yok. Yerlerde halı kilim bir şey yok. Neyse benim odamda yatağım var, içerde bir yerde çamaşır makinası gördüm. Duş var. Bunlar bana yeter.  Bakın bu da odam: 

tepemde ne yazıyor bilmiyorum ama plastiğin anasına sövüyor olabilir. 
Tek kuralımız var dediler, az tabak çanak var, o yüzden bir şey yiyince hemen yıka ki kimse tabaksız kalmasın.  Eyvallah ama bulaşık deterjanı tabi ki yok. Avucuma karbonat döktü Çinli, bununla yıkayabilirsin dedi. Çevreciliğime güvenim nerden baksan tamdır ama Ortadoğu’da çevreci olmak kolay. Plastik poşetini denize atmayınca, nükleere karşı çıkıp, şehirlerde parkları bahçeleri yıkmayalım deyince en büyük çevreci oluyorsun zaten.  O çevreci doğa dostu halimle benim bile “lan yeter, o bikarbonatı bi indir hele” diyesim geldi, derin nefes aldım verdim, sustum. (Zaten sonra internetten baktım, yıkanıyormuş karbonatla bulaşık. Bence siz de boşuna deterjan alıp ortalığı kimyasala boğmayın yani.) Neyse ben bir markete gideyim diye sokağa çıktım. Ben zaten Türkiye’de de şapşalım biraz. Yolumu yönümü bilemem, karşıdan karşıya geçemem vs. Telefonuma bakıyorum uzun uzun, çünkü haritayı anlayamıyorum. Araba yavaşlıyor yanımda, yardıma ihtiyacın var mı diyor.  AVM gibi bir yere girdim, sağa gidiyorum dönüyorum sola gidiyorum, başkası geldi, aradığınızı bulamıyor musunuz yardım edebilir miyim diyor. Bilmiyorum kimi insanın hoşuna gider böyle şeyler ama ben aptallığım yüzümden okunuyor sandığım için sevmiyorum. “Ben kendim bulcam yeaa” diye ağlayarak uzaklaşmak istiyorum. Herkes işine baksın ya, o kadar da yardımsever olmayıversinler. Ha asıl neyi unuttum. Bir adam geldi markette yanıma, burada okuyormuş, vizesi yüzünden miymiş neymiş belli bir saat karşılıksız çalışması gerekiyormuş. Ücretsiz ayak masajı yapacakmış bana. Tövbe estağfurullah el adamının eline ayağımı verecek değilim, kolay gelsin kardeş dedim eve döndüm. (Trafiğin sağdan aktığını da zaten baya zor anladım. Ona alışmak gerçekten zor olabilir, o konuda kendime zerre güvenmiyorum.) Bu arada evimiz beni küçük minik bir sürprizle bekliyormuş meğer. Hava kararmış, evin koridorunda masalarda minik minik mumlar yanıyor. Neden efendim, çünkü elektrik yakmıyor Nan. Gerçek ışık kullanıyorlarmış. Orda artık içim bir yükseldi benim “akşam elektrik yoksa kiradan düşelim abisi bu ne” diyeceğim ama baktım etrafıma güzel de olmuş gibi sanki karar veremedim, yine ses edemedim. Neyse hafta sonu sahil kenarında evleri varmış, orada vegan beslenip yoga yapmalı bir hafta sonu planlıyorlarmış. Beni de çağırdılar. Haklarını vereyim, baya arkadaş canlısı bir ev ahalim var.  (Çinli de Kamboçyalıymış.) 

çünkü cahilim. siz de cahilsiniz, bana artizlik yabmayın.